top of page

Hayat Değil, Taşıdıklarımız Ağır: Zihinsel Yükleri Fark Etmek

Uzun zamandır bloga yazı koyamadım. Bu kesinlikle bir ihmal değildi; bir önceliklendirmeydi. Çünkü bir süre yazı yazmak için ayıracağım dikkati, zamanı ve zihinsel alanı tamamen yeni kitabıma vermem gerekti. Yeni kitap çıkarma süreci gerçekten yoğun bir dönemdi. Kitap dün baskıya gitti. Ben de bu güzel rahatlamadan sonra buraya, uzun zamandır zihnimde dönen bir konuyla dönmek istedim: İnsan bazen hayatın kendisinden değil, hayatın içinde fark etmeden taşıdığı yüklerden yoruluyor.


Bu yazıyı da biraz bu yüzden yazıyorum. Uzun süredir düşündüğüm, yazarken yeniden karşılaştığım ve sadeleşmenin merkezinde durduğuna inandığım bir meseleye bakmak için. Hayat mı ağır, yoksa biz mi gereğinden fazlasını taşıyoruz?


Çoğumuz birinci cümleyi seçiyoruz cevap olarak, yani "hayat ağır", "hayat zor" diyoruz. Yapılacak işler, cevaplanacak mesajlar, alınacak kararlar, tamamlanmamış konuşmalar, ertelenmiş duygular, “bunu da ben hallederim”ler… Bütün bunları, bir noktadan sonra, hayatın doğal ağırlığı sanıyoruz.


Oysa hayat zor değil; taşıdıklarımız ağır.


Sakin gölde duran bir yelkenli

Modern dünyanın ritmi, çoğu zaman kalbimizin ritmini çoktan geçmiş durumda. Günler yapılacaklar listeleriyle, ardı ardına gelen görevlerle, bitmeyen bildirimlerle, ev–iş döngüsüyle ve zihnimizde hiç susmayan bir uğultuyla ilerliyor. Öyle bir noktaya geldik ki, durmak yerine hızlanmayı öğreniyoruz. Durmanın lüks, hızın ise zorunluluk olduğunu sanıyoruz. Ama hız arttıkça kendimizle aramızdaki mesafe de artıyor.


Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu kitabında modern insanın çoğu zaman dışarıdan gelen açık bir zorlamayla değil, kendi kendini sürekli daha fazlasına iterek tükendiğini anlatır. Bugün birçok insanın yaşadığı yorgunluk da biraz buna benziyor. Kimse açıkça “her şeye yetiş” demiyor belki ama içimizde sürekli çalışan bir listeyle yaşıyoruz:


  • Daha iyi yap.

  • Daha hızlı cevap ver.

  • Daha düzenli ol.

  • Daha çok üret.

  • Daha az aksat.

  • Daha güçlü görün.

  • Daha fazla yetiş.


Ve bir süre sonra bu iç ses, hayatın sesiymiş gibi gelmeye başlıyor. Oysa değil. Bu, içimize yerleşmiş performans sesinin ta kendisi. Bizi sürekli hazır, yeterli, erişilebilir, üretken ve toparlanmış olmaya çağıran görünmez bir baskı.


Bugün birçok insanın yaşadığı şey yalnızca yoğunluk değil; bitmeyen bir zihinsel kalabalık. Zihinde biriken görevler, ertelenmiş kararlar, içe atılmış kırgınlıklar, tamamlanmamış konuşmalar… Hepsi görünmez bir yük olarak omuzlarımızda duruyor.


Mesela çalışan kadınların çoğunun zihinsel yükü işten ziyade, iş çıkışı hâlâ aklında taşıdığı yirmi küçük şeyden gelir. Eve alınacak eksiklerden, cevaplanmamış mesajlardan, yapılacak doktor randevusundan, çocuğun ihtiyacından, bitmemiş bir ödemeden, içinden çıkamadığı bir karardan, “bunu da ben düşünmezsem kim düşünecek?” duygusundan…


Bunların hiçbiri tek başına büyük görünmez. Hatta tek başına düşününce doğal olarak "ne var bunda, hallederim" deriz, ama işte tam da burada gemimiz su almaya başlar. Çünkü yüklendikçe yüklenir, aldıkça alır, ağırlaştıkça ağırlaşırız. Her şey birikir. Katmanlaşır. Ve bir süre sonra hayatın içinde ilerleyen değil, kendi yükünün altında su alan bir gemiye döneriz. Yani batık gemi...


Sadeleşme Bütünseldir


Sadeleşme çoğu zaman fazla eşyayı azaltmak gibi anlaşılır. Elbette eşya da bunun bir parçasıdır. Fazla eşya, fazla karar demektir neticede; fazla bakım, fazla düzenleme, fazla yer açma çabası.


Ama ben sadeleşmeyi hiçbir zaman sadece eşyaları azaltmak olarak görmedim.

Çünkü evdeki fazlalığı azaltıp zihnindeki yükleri aynı şekilde taşımaya devam ediyorsan, hayat gerçekten hafiflemez. Asıl mesele çoğu zaman daha derinde çözülmeyi bekler: zihinsel fazlalıklar, duygusal yükler, bize ait olmayan beklentiler, sürekli iyi görünme çabası, her şeye yetişme zorunluluğu, içimize attığımız kırgınlıklar, ertelediğimiz kararlar…

Bütün bunlar hayatın içinde bizi ağırlaştırır.


Evet, dışarıdan bakınca her şey yolunda görünebilir. Ev düzenlidir. Takvim doludur. İşler bir şekilde yürüyordur. Mesajlara cevap verilmiştir. Çocukların ihtiyaçları karşılanmıştır. Gerekli toplantılara girilmiştir. İyi hoş...


Ama içeride başka bir şey olur. İnsan kendi hayatının içinde kendine yer bulamaz hale gelir. Eminim bunu siz de yaşamışsınızdır. Belki de normalleştirdiğiniz için bir sorun gibi görmemişsinizdir. İşte gerçek sadeleşme, önce bu anı fark etmekle başlar. Çünkü insan ne taşıdığını görmeden neyi bırakacağını bilemez.


Hayatı Ağırlaştıran Şey Her Zaman Büyük Bir Sorun Değildir


Bir de böyle bir mesele var. Sorunlar kriz çıkarmadıkça önemsenmiyor çoğu zaman hayatımızda. hep son raddeyi bekliyoruz. Dibe vurmayı, ani bir patlamayı, ilişkiyi kopma noktasına getirmeyi, artık dayanamayacak hale gelmeyi... Çünkü içimizde biriktirdikçe basınç artıyor, artıyor ve bir noktada güm...


Tüm bu büyük krizlere giden yol küçük ama önemsenmeyen yüklerden oluşur. Bazen her gün yeniden verilen küçük kararlardır. Bazen sürekli ertelenen bir konuşmadır. Bazen başkasının beklentisini kendi ihtiyacının önüne koymaktır. Bazen “ayıp olmasın” diye üstlenilen fazladan bir görevdir. Bazen de artık sana ait olmayan bir hayat düzenini hâlâ sürdürmeye çalışmaktır.


Biriken Zihinsel Yükleri Görmek


Bu yüzden sadeleşme, yalnızca bir azaltma hareketi değildir. Sadeleşme, aynı zamanda bir dürüstleşme hareketidir. Kendine şu soruları sorabilmektir:


  • Ben neyi taşımaktan yoruldum?

  • Hangi beklenti artık bana ait değil?

  • Hangi görev gerçekten benim sorumluluğum?

  • Hangi düşünce zihnimde gereğinden fazla yer kaplıyor?

  • Neyi bırakmazsam, kendime yaklaşamam?


Bunlar kolay sorular değil. Hatta bazen rahatsız bile eder, çünkü insan yükünü bırakmaktan da korkar aslında. Yük sandığı şey, uzun süre kimliğinin bir parçası haline gelmiştir. Hep toparlayan, hep düşünen, hep yetişen, hep idare eden, hep güçlü kalan kişi olmak bir süre sonra insana tanıdık gelir. Fakat tanıdık olan her zaman iyi gelmez.


Sadeleşme Yeni Bir Performans Alanı Değildir


Bir de... Sadeleşme, insanın hayatındaki bütün sorunları bir anda çözmesi anlamına gelmez. Bunu da özellikle belirtmek isterim. Çünkü bazen iş oraya gidiyor. Sanki sadeleşmek için ilk adım attığınızda bir anda dünya daha hafif bir yer olacakmış gibi bir beklenti var... Böyle bir şey yok ama! Zaten böyle bir iddia hem gerçekçi değil hem de yorucu.


Hayatı hafifletmeye çalışırken kendimize yeni bir performans alanı daha açmamıza inanın gerek yok. “Daha sade yaşayacağım” deyip bunu da yapılacaklar listesine eklediğimizde, sadeleşme bile yeni bir yük haline gelir. Oysa mesele bu değil.


Mesele, önce nerede ağırlaştığını görebilmek. Çünkü insan çözümü hep çok büyük yerlerde arıyor. Bir anda işini değiştirmesi gerektiğini düşünüyor, evini değiştirmesi gerektiğini düşünüyor, bütün düzenini baştan kurması gerektiğini düşünüyor. Elbette bazen bunlar da gerekebilir. Ama çoğu zaman ilk adım daha küçük ve daha dürüst bir yerden gelir.


Mesela;

  • Bugün neye otomatik olarak evet dedim?

  • Hangi sorumluluğu gerçekten bana ait olmadığı halde üstlendim?

  • Hangi düşünceyi gün boyu zihnimde taşıdım?


Bu soruların cevabı hemen hayatı değiştirmez belki. Ama insanın kendi hayatına bakışını değiştirir. Ve işte dönüşüm dediğimiz şey tam olarak burada başlar: Bir şeyi ilk kez gerçekten görmekle...


Benim için sadeleşme her zaman buradan başladı. Fazlalığı azaltmaktan önce fazlalığı fark etmekten. Bir eşyayı, bir alışkanlığı, bir düşünceyi, bir görevi, bir ilişki biçimini ya da bir beklentiyi sorgulamaktan. Çünkü bırakmak, gelişigüzel bir vazgeçiş değil. Daha bilinçli bir seçim. Neyin kalacağına, neyin gideceğine, neyin artık sana hizmet etmediğine karar verme cesareti.


Belki bugün büyük bir karar vermenize gerek yok. Sadece şunu fark etmek yeterli olabilir:


Hayatınızda ne, gereğinden fazla yer kaplıyor?

Bir görev mi?

Bir beklenti mi?

Bir kırgınlık mı?

Bir alışkanlık mı?

Bir “ben hallederim” cümlesi mi?


Daha hafif bir yaşam, büyük bir kapıyı açmakla değil, küçük bir yükü ait olduğu yere bırakmakla başlar.


Ben de uzun bir yazım döneminden sonra buraya biraz bu soruyla dönmek istedim. Çünkü yeni kitabımın merkezinde de uzun süredir zihnimde dönen bu mesele var: Neye tutunuyoruz, neyi hayat sanıyoruz, neyi bırakmaktan korkuyoruz?


Ya da daha net bir yerden başlayabiliriz:

Bugün neyi taşımak istemiyorsunuz?


Belki de daha hafif bir yaşam, tam bu soruya dürüstçe cevap vermekle başlar.



Yorumlar


bottom of page