top of page

Varoluşçuluktan Stoacılığa Seçimlerimiz

1 gün önce
5 dakikada okunur

“İnsan, kendisinden ne yaparsa odur.” Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir adlı eserinde böyle söyler. İngilizce çevirisindeki ifadesiyle: “Man is nothing else but that which he makes of himself.”


Bu sözü ilk okuduğumda üniversite yıllarındaydım. Odtü Tiyatro dersinde, Jean-Paul Sartre ve Albert Camus karşılaştırması yapıyorduk. Sartre'ın bu cümlesiyle zihnimde o güne kadar yer etmiş mağduriyet düşüncesi değişmeye başladı. O zamanlar insanın başına gelenlerin onu şekillendirdiğine inanıyordum. Yaşadıklarımızın, karşılaştığımız insanların, içinde bulunduğumuz koşulların bizi olduğumuz kişiye dönüştürdüğünü düşünüyordum sadece. Bugün ise seçimlerimin beni şekillendirdiğini biliyorum. Ve geriye dönüp baktığımda üniversite yıllarındaki Selen ile bugünkü Selen arasındaki en büyük farklardan birinin bu olduğunu görüyorum. Eskiden başıma gelenlerin beni tanımladığını sanırken, şimdi başıma gelenlere nasıl tepki vermeyi seçtiğim üzerinden bakıyorum meseleye.


Elbette bütün bu dönüşüm tek bir cümleyi okumakla tamamlanmadı. Bu cümle bana her şeyden önce hayatta bir seçim hakkım olduğunu hatırlattı. Ve düşündüğümde ancak bu hakkımı kullanırsam kendi hayatım üzerinde söz sahibi olabileceğimi anladım. Fakat sonra yıllar içinde seçeneksizliğin bu seçim hakkını insanın elinden aldığını da gördüm. Bazen önünüzde hiç seçenek yoktur. Alternatif yoktur veya çok kısıtlıdır. İşte bu da ayrı bir mağduriyet kapısı açtı zihnimde. Fakat hayatımı sadeleştirmeyi seçtikten sonra kendi seçeneklerimi de oluşturabileceğimi fark ettim. "Hazır seçeneklerim yoksa, o zaman ben kendi seçeneklerimi oluşturabilirim" dedim. İşte bu, benim için önemli bir dönüm noktasıydı.


Hayatımızın dönüm noktalarını kim belirliyor?


Hepimizin hayatında dönüm noktaları var: Evlilik, doğum, ölüm, ayrılık, yaşlılık, taşınma, yeni başlangıçlar, sona eren ilişkiler, değişen koşullar...


Bazılarını kendimiz seçiyoruz. Bazılarıysa bizim seçimimiz olmadan hayatımıza giriyor. Kimi zaman yeni bir kapı açılıyor, kimi zaman yıllardır açık tuttuğumuz bir kapı kapanıyor.

Bazıları mutluluk veriyor, bazıları keder. Ama hemen hepsi bizi yeni bir gerçeklikle karşı karşıya bırakıyor.


İşte burada kendime şu soruyu sormaya başladım artık: Hayatımızı belirleyen şey başımıza gelenler mi, yoksa başımıza gelenlerle ne yaptığımız mı? Bu soruya cevap verirken insanın her şeyi seçebileceği yanılgısına düşmek istemiyorum. Bazı kayıplarımızı, başkalarının davranışlarını veya beklenmedik olayları her zaman seçemiyoruz. Çünkü bizim kontrolümüzde değil bazı şeyler. Dolayısıyla benim için hayat yalnızca kendi irademizin ürünü değil. Ama hayatın bütünüyle bizim kontrolümüzde olmaması, hiçbir seçim hakkımız bulunmadığı anlamına da gelmiyor.


Sartre’ın düşüncesinde beni etkileyen tam da bu. İnsan, içinde bulunduğu koşullardan bağımsız değil; fakat o koşullar karşısında yaptığı seçimler ve eylemlerle kendisini oluşturmaya devam ediyor.


Mesela insanların benim hakkımda ne düşündüklerini kontrol edemem. Ama bu düşüncelere kendi hayatımda ne kadar yer vereceğimi seçebilirim.


Bir insanın bana verdiği söz tutup tutmayacağını kontrol edemem. Ama o insanla kurduğum ilişkiyi nasıl sürdüreceğimi seçebilirim.


Hayatın her zaman beklediğim gibi olmasını kontrol edemem. Ama beklentilerim gerçekleşmediğinde aynı yolda ısrarcı mı olacağımı yoksa kendime başka bir yol mu çizeceğimi seçebilirim.


Her şeyi kontrol etmekle oluşmaz anlamlı bir hayat; kendi kontrolünde olanları seçebilmekle oluşur.


Selen Baranoğlu, sisli dağ manzarasına karşı bir terasta


Özgürlük her şeyi kontrol edebilmek mi?


Sartre’dan yıllar sonra dönüp Stoacı felsefeye baktığımda, bu düşünceyi başka bir açıdan değerlendirmeye başladım.


Stoacı filozof Epiktetos, Enchiridion (El Kitabı) kitabının başlangıcında insanın kontrolünde olanlarla olmayanlar arasında bir ayrım yapar. Kendi yargılarımız, yönelimlerimiz ve tercihlerimiz bir taraftadır. Başkalarının düşünceleri, davranışları ve dış dünyadaki pek çok sonuç ise diğer tarafta.


Varoluşçuluktan Stoacılığa


Sartre ve Epiktetos aynı felsefeyi savunmaz. Sartre varoluşçu felsefeyle insanın özgür iradesini vurgular. Ona göre insan kendisini ve yaşamını kendi seçimleri ve eylemleriyle oluşturur. Epiktetos ise insanın özgür iradesini kontrol edebildikleri ve edemedikleri üzerinden ele alır. İşte varoluşçuluktan Stoacılığa giden yol bende böyle başladı.


Benim için bu iki düşünce arasında derin bir bağ var. Yaşamın ancak kendi seçimlerimle anlamlı bir hale geleceğine inanmakla birlikte, kontrol edemediğim şeyleri değiştirmeye çalışmak yerine, çabamı kontrol edebildiklerime yöneltmeyi değerli buluyorum.


Bu, elbette kontrol edemediklerim karşısında hep sükunetle ve kabullenişle durduğum anlamına gelmiyor. Bazen üzülüyorum, öfkeleniyorum, hayal kırıklığına uğruyorum. Hepsi insan olmanın bir parçası. Fakat bir duyguyu yaşamakla o duygunun bütün davranışlarımı belirlemesine izin vermek arasında bir fark olduğuna inanıyorum ben.


Benim için özgürlük, dış dünyayı istediğim gibi düzenleyebilmekten çok, kendi hareket alanımı fark edebilmekle ilgili.


Mağduriyetin başladığı ve uzadığı yer


İnsanın başına gerçekten haksızlıklar gelebilir. Bazen başka insanların kararlarından zarar görürüz. Bazen ekonomik, toplumsal veya kişisel koşullar hareket alanımızı ciddi biçimde sınırlar. Bazen de yaşadığımız bir kayıp, uzun süre toparlanamayacağımız kadar ağırdır. Bunların hiçbirini inkâr etmiyorum.


Fakat bir insanın mağdur olmasıyla kendisini sürekli mağduriyet üzerinden tanımlaması arasında ise önemli bir ayrım görüyorum.

Çünkü zaman zaman yaşadığımız zorlukların nedenlerini yalnızca dışarıda aramaya başlayabiliyoruz. Koşulları, kişileri, geçmişi, başımıza gelenleri işaret ediyoruz.

Ve bazen bunu o kadar uzun süre yapıyoruz ki kendi hareket alanımızı göremez hale geliyoruz.


Belki de asıl tehlike burada başlıyor.


İnsan bir süre sonra seçim yapabileceğine ilişkin inancını kaybediyor. Karar vermeyi erteliyor, kendi önceliklerinden uzaklaşıyor veya hayatında hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini düşünmeye başlıyor. İşte bu noktada insan sürüklenerek yaşamaya başlıyor, ki ben buna yaşamak değil, hayatta kalmak diyorum.


Burada birbirinden ayırmamız gereken üç şey var: Seçme hakkına sahip olmak, gerçekten seçeneklerinin bulunması ve bu seçenekleri kullanabilecek durumda olmak.


Bunlar her zaman aynı anda gerçekleşmiyor.


Bir insanın seçenekleri gerçekten kısıtlı olabilir. Başka bir insanın seçenekleri vardır ama onları henüz göremiyordur. Bir başkasıysa seçeneklerini gördüğü halde korkuları veya alışkanlıkları nedeniyle harekete geçemiyordur.


Dolayısıyla benim için herkese yalnızca “Seçimini değiştir” demek yeterli değil. Ama kendi hayatımızda seçebileceğimiz veya seçeneklerimizi oluşturabileceğimiz bir alan bulunduğunda, onu fark etmek çok şeyi değiştirebilir.


Her şey mümkünse neyi seçeceğiz?


Bırak Artık kitabımın alt başlığı "Antroposen Çağında Yaşamda Sadeleşme". Bu çağ, bugün yaşadığımız gerçekliğin adı. Ve bu gerçekliğin çok zalim bir söylemi var: "Daha fazlası mümkün ve gerekli."


Bu çağ bizi her şeye yetişebileceğimize, her şeyi yapabileceğimize, her şeye sahip olabileceğimize inandırdı maalesef. Çoğumuz, hiçbir şeyden vazgeçmeden, her şeyi aynı anda seçebileceğimiz yanılgısı içindeyiz. Oysa seçmek, doğası gereği bazı ihtimallerden vazgeçmeyi de içeriyor.


Bir şeye evet dediğimizde başka bir şeye hayır diyoruz. Zamanımızı bir yere ayırdığımızda başka bir yere ayıramıyoruz. Bir sorumluluğu üstlendiğimizde onun gerektirdiği emeği ve zamanı da kabul ediyoruz. Fakat her şeyi aynı anda yapabileceğimize inandığımızda bu sınırları görmek istemiyoruz. Daha doğrusu sınırlarımızı kaybediyoruz.


İşin özü şu: Her şey varsa, seçim yoktur.


Bu cümleyi seçeneklerin varlığının kötü olduğu anlamında söylemiyorum. Her şeyi aynı anda hayatımıza almak istediğimizde, gerçek bir tercihte bulunmanın anlamını kaybettiğini düşünüyorum. Çünkü seçim yapmak yalnızca istediğimiz şeyleri belirlemek değil, istemediklerimizi de hayatımızın dışında bırakabilmek.


Seçebilmek için sadeleşmek


Yaşamda sadeleşme yaklaşımımın temelinde bu düşünce var.

Ben sadeleşmeyi hiçbir zaman daha az eşyaya sahip olmak, daha az iş yapmak veya daha az düşünmek olarak görmedim. Tüm bunlar sadeleşme sürecinin parçası olabilir. Ama hiçbiri benim için nihai amaç değil.


Sadeleşmek bir amaç değil, seçerek yaşamak için kullanılan bir araç.


Çünkü hayatımızdaki fazlalıklar bizi seçim yapmadan yaşamaya mahkum ediyor. Bazen alışkanlıkla sürdürdüğümüz şeyleri gerçekten isteyip istemediğimizi sorgulamıyoruz. Bazen başkalarının beklentilerini kendi sorumluluğumuz sanıyoruz. Bazen artık kullanmadığımız eşyaları evimizde taşımaya devam ediyoruz. Bazen de bir zamanlar seçtiğimiz bir hayatı bugün hâlâ seçip seçmeyeceğimize bakmadan inatla sürdürüyoruz.


Yaşamda Sadeleşme Modeli’ni eşya, zihin, görev ve sorumluluklar olmak üzere üç katman üzerinden geliştirmemin nedeni de bu. Eşyalarımızla kurduğumuz ilişkiden başlayarak zihnimizde taşıdıklarımıza, oradan üstlendiğimiz görev ve sorumluluklara bakmak. Neyi neden hayatımızda tuttuğumuzu fark etmek. Ve gerektiğinde yeniden seçebilmek.


Seçmek sadece yeni bir şey eklemek anlamına gelmiyor. Aynı zamanda artık bize ait olmayan bir eşyayı, beklentiyi, alışkanlığı veya sorumluluğu bırakmak anlamına geliyor. Bırak Artık kitabımda anlatmaya çalıştığım da bu. Seçebilmek için bırakmak gerekir. Ve bu, sorumluluk ister.


Peki, bugün neyi seçiyoruz?


Üniversite yıllarımda Sartre’ın bir cümlesiyle başlayan bu yolculuğumun, birgün geliştirdiğim yaşamda sadeleşme yaklaşımının özü olacağını bilemezdim.


Bugün yaşamda sadeleşmeyi buradan anlatıyorum ve bu sayede yeniden seçebilmenin mümkün olduğunu göstermek istiyorum. Tek yapmamız gereken, bırakabilme cesareti için kendimizi hazırlamak. Bunun en etkili yollarından biri de sadeleşmek.


Ben gerçekten ne istiyorum? Neyi kendi isteğimle sürdürüyorum? Neyi yalnızca alıştığım için hayatımda tutuyorum? Ve en önemlisi, bugün yeniden seçme hakkım olduğunu hatırlıyor muyum?

Evet, hayatın bize getirdiği her şeyi belirleyemeyiz. Bazı koşullar değişmez, bazı kayıplar geri alınamaz, bazı ihtimaller hiçbir zaman gerçekleşmez. Ama bütün bunların içinde, koşullarımızın izin verdiği ölçüde, kendi seçimlerimizi yapabileceğimiz alanlar bulunabilir.


Mesele kusursuz bir hayat kurmak değil. Asıl mesele seçerek yaşadığımız bir hayat kurmak.

Yorumlar


bottom of page