top of page

Ben Ne İstiyorum?

30 Eyl
4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 1 Eki

Bir itirafta bulunarak başlamak istiyorum bu yazıya: Ben otuzlu yaşlarımın ortalarına kadar kendime bilinçli olarak hiç “Ben ne istiyorum?” diye sormadım. Daha çok sezgilerimi dinleyerek, yaşadığım tecrübelerden bana iyi ve kötü gelenleri ayırt ederek ilerledim. Şunu da itiraf etmeliyim ki bu konuda biraz şanslıydım. Sezgilerim güçlüdür ve içimde hissettiğim huzursuzlukların üzerine gitmekten çekinmem mizaç olarak. Bu sayede yaşadığım tecrübeleri birer öğretmen gibi görmeyi öğrendim. Yani bir şekilde yolumu buldum.


Ama oturup da kendime gerçekten “Ben ne istiyorum?” diye sormanın nasıl bir fark yarattığını, ancak bu soruyla ciddi ciddi karşı karşıya geldiğimde anladım.


Bize çoğu zaman ne istediğimiz değil, ne yapmamız gerektiği öğretiliyor rollerimiz üzerinden. Bilirsiniz... Mesela anneysen çocuğun neye ihtiyacı olduğunu düşünürsün. Eşsen ilişkinin neye ihtiyacı olduğunu. Çalışansan yaptığın işin senden ne beklediğini. Evlat olarak ailenin ihtiyaçlarını. İşveren, arkadaş, kardeş, komşu… Evet, hayatın içinde üstlendiğimiz her rolün bizden beklediği bir şey var.


Bir süre sonra bütün bu beklentiler öylesine iç içe geçiyor ki insanın kendi öz sesi arada kayboluyor. Kendini duyamaz, kendinle konuşamaz hale geliyorsun. Üstelik bu illa mutsuz bir hayat yaşadığınız anlamına da gelmiyor.


Ben de mutsuz değildim.


İlk kitabım yayımlanmıştı. Güzel bir başarı getirmişti. Ardından ikinci kitabım, ardından çocuk kitabım yayımlanmıştı. Akademisyen olarak çok severek yaptığım bir işim vardı. Çocuklarım vardı. Yazıyordum, üretiyordum, çalışıyordum. Dışarıdan bakıldığında hayatım gayet yolundaydı. Ama “Hayatımda ne var?” başka bir soru. “Ben ne istiyorum?” ise bambaşka.


Bu soruyu gerçekten sormaya başladığımda bana ilk getirdiği şey netlik olmadı, rahatsızlık oldu. İlk rahatsızlığım, bu soruyla yüzleşince kendimle uzun zamandır belli konularda hiç konuşmadığımı fark etmemle geldi. Bu soruyu kendime sorduğumda odak noktam kariyerdi. Ama elbette bu, hayatımın sadece tek bir alanı. İşte hissettiğim ikinci rahatsızlık da buradan geldi; kendime bu soruyu sormam gereken daha bir sürü yaşam alanı vardı. Romantik ilişki, ebeveynlik, para konusu, arkadaşlar, aile, hobilerim...


Kendi kendime "İşin uzun Selen!" dedim.

Gerçekten de uzundu.


Selen Baranoğlu çalışma masasında otururken

Asıl Mesele Böyle Başladı.


Çünkü “Ben ne istiyorum?” diye kendinize sormaya başladığınızda, bir süre sonra ardından “Peki o zaman hayatımda neden bunlar var?” sorusu geliyor.


Madem kır çiçekleri istiyorum, o zaman vazom neden güllerle dolu?

Madem dinginlik istiyorum, o zaman neden bu kadar çok şeye yetişmeye çalışıyorum? Madem sınırlarımı korumak istiyorum o zaman neden bana ait olmayan sorumlulukları taşıyorum?

Madem dürüstlük istiyorum, o zaman neden artık inanmadığım bazı düşünceleri hâlâ sürdürüyorum?

Madem hayatımın kıymetini bilerek yaşamak istiyorum, o zaman neden zamanımı, enerjimi, paramı gerçekten önemsemediğim şeylere harcıyorum?


İşte o noktada yıllardır hayatımda olan sadeleşme, benim için bambaşka bir anlam kazandı. Daha önce eşyada başladığım sadeleşmenin aslında yalnızca fiziksel alanı hafifletmekten ibaret olmadığını daha net gördüm. Eşya sadece başlangıçtı. Görmesi, karar vermesi ve bırakması en kolay olan alan oydu.


Neyi istediğimi gördükçe, neyi istemediğim de görünür hale geldi hayatımın her alanında.


Mesela, neye zaman ayırmak istediğimi gördükçe, zamanımı nelerin tükettiğini daha kolay fark ettim. Neyi hayatımın merkezinde tutmak istediğimi anladıkça, yıllardır alışkanlıktan, görev duygusundan, korkudan ya da yalnızca “böyle olması gerektiğini” düşündüğüm için taşıdığım şeyler gözüme batmaya başladı. Ve sanırım en önemlisi şunu gerçekten kavradım: Bu hayata bir kez geliyorum.


Bunu elbette hepimiz biliyoruz. Ama bilmekle, bunu hayatınızı düzenleyen gerçek bir bilgi haline getirmek aynı şey değil. Benim için bu farkındalık, “O zaman hayatımı gerçekten önceliklerime göre kurmam gerekiyor,” noktasına dönüştü. Ve zamanla sistemli bir yapı haline geldi.


Yaşamda sadeleşme yolculuğum aslında bundan çok daha önce başlamıştı. Basit ve Mutlu Yaşam’ı yazarken ilk başta eşyadan söz ediyordum ama orada da hep söylediğim gibi mesele benim için hiçbir zaman yalnızca eşya değildi. Eşya, hayatımı toparlamak için kullandığım ilk araçtı.


Çünkü hayat dağınık geldiğinde başlayabileceğimiz en somut yer fiziksel çevremiz. Bir dolabı açıp bakabilirsiniz. Bir eşyayı elinize alıp “Buna gerçekten ihtiyacım var mı?” diye sorabilirsiniz. Kullanmadığınız bir şeyi elinize alıp çöp poşetine koyarak hayatınızdan çıkarabilirsiniz.


Ama zihnimiz böyle çalışmıyor. Bir düşünceyi çekmeceden çıkarıp masanın üzerine koyamıyoruz. Bir korkuyu elimizde tutup inceleyemiyoruz. Bir inancı çöpe atmak, yıllardır kullanmadığımız bir tişörtü vermek kadar kolay değil. Bu yüzden benim için sadeleşme önce dışarıdan başladı. Fiziksel çevremi sadeleştirdikçe yükleri daha kolay görmeye başladım.


Sonra aynı sorular zihnime taşındı. Bunu neden düşünüyorum? Gerçekten böyle mi olduğuna inanıyorum? Bu korku bana mı ait? Bu beklenti nereden geliyor? Bunu yapmak zorunda mıyım? Bunlara cevap verdikçe zihnimde de artık neleri taşımayı bırakmam gerektiğini anladım.


Ve ardından üçüncü bir alan ortaya çıktı: görevler ve sorumluluklar. Çünkü zihinsel olarak ne isteyip istemediğinizi daha net görmeye başladığınızda, bunun hayatınızda bir karşılığı olması gerekiyor.


Her şeye evet diyerek kendi önceliklerinize göre yaşayamazsınız.

Herkesin işini üstlenerek kendi enerjinizi koruyamazsınız. "Hayır" demeyi öğrenmeden, yardım istemeden, bazı sorumlulukları bırakmadan ya da paylaşmadan hayatınızı gerçekten sadeleştiremezsiniz.


Birbirinin Üstüne Kurulan Üç Katman


İşte zaman içinde geliştirdiğim Yaşamda Sadeleşme Modeli tam da buradan üç katmanlı bir yapı olarak ortaya çıktı: Eşya. Zihin. Görev ve sorumluluklar.


Birbirinden bağımsız üç alan değil bunlar. Birbirinin üzerine kurulan üç katman. Ve hepsinin sonunda dönüp dolaşıp geldiği yer benim için aynı. Asıl mesele hayatın içinde sürüklenerek değil, kendi seçimlerini yaparak yaşayabilmek.


Belki de bu nedenle bugün sadeleşmeden söz ederken artık yalnızca “fazlalıklardan kurtulmak”tan söz edemiyorum. Çünkü bazen fazlalık bir eşya. Bazen yıllardır taşıdığınız bir düşünce. Bazen artık size ait olmayan bir görev. Bazen de ne istediğinizi hiç sormadan kabul ettiğiniz bir hayat düzeni, kariyer yolu veya ilişki.


Benim için sadeleşme bunları fark edebilmekle ilgili. Ve sonra seçmekle.


  • Neyi tutacağım?

  • Neyi bırakacağım?

  • Neye zaman ayıracağım?

  • Neye artık ayırmayacağım?

  • Neye evet diyeceğim?

  • Neye hayır?


Aslında hepsinin altında aynı soru var: Ben ne istiyorum?


Belki de uzun zamandır siz de kendinize sormadınız bu soruyu ciddi ciddi. Bugün bu yazıyı okuyup hemen cevap vermeye çalışmayın hiç. Önce yalnızca sorun. Ve o soruyla bir süre kalın.


Çünkü ben hep şuna inanıyorum; insanın hayatındaki asıl kırılma genelde doğru cevabı bulmakla değil, doğru soruyu sormakla başlıyor.

Yorumlar


bottom of page